Not Defterim |
Hayata, siyasete ve seyahate dair her deneyimimi paylaşacağım bir dünya'ya hoş geldiniz.. NOT: CHROME veya FIREFOX KULLANINIZ!!! |






tarafından 1941’de Güney Afrika’ya sürüldü ve 3 yıl sonra orada öldü.



İngilizler ABD başkanından yardım istemiştir. ABD başkanı Eisenhower ise CIA’e Tahran yönetimini ‘istikrarsızlaştırma’ görevini vermiştir. CIA’den Kermit Roosvelt 1 milyon $ ile bir ‘ayak takımı’ tutmuş, İran başbakanı Musaddık kovulmuş ve Şah ülkeye geri getirilmişt.


bireysel bakış açılarının mevcut olduğunu ifade etmektedir. A)Radikaller, İslam Devrimi’nin aşırı destekçileridir. Ve Humeyni’ye sıkı bir şekilde bağlıdırlar. Ekonomik görüşleri sosyalisttir. Bu bakımdan da devlet kontrolünden yanadırlar. Batı’dan nefret etmekte ve kadınların kıyafetlerinde serbestleşmeye şiddetle karşı çıkmaktadırlar. İslami denetim onlar için vazgeçilmez bir boyuttadır. B)Muhafazakarlar, küçük tüccarların ekonomik ihtiyaçlarını dikkate alan bir sistemden ve fanatik olmayan İslami bir yönetimden yanadırlar. Ancak her türlü liberalleşmeye de karşı çıkmaktadırlar. C)Reformcular, ise eğitimli orta sınıf içersinde kümelenmişlerdir. Devletin ekonomik girişimlerinin özelleştirilmesinden, toplum üzerinde daha az İslami denetimden, açık seçimlerden, Muhafızlar Konseyi’nin yetkilerinin budanmasından ve ABD ile diyalogdan yanadırlar. D)Liberaller, İranlı öğrenciler arasında tutulmakta, sivil hak ve demokrasiye vurgu yapmaktadır. Liberaller ayrıca bütünüyle özgür seçimler istemektedir. İslamcılar tarafından sağlanan bütün toplumsal kontrollerin son bulmasını istemektedirler. Ekonomik bakışları ise karmaşıktır. Serbest piyasadan yana olanları olduğu gibi sosyalist görüşe sahip olanları da vardır. Liberaller, Muhafızlar Konseyi tarafından veto edileceklerini bildiklerinden hiçbir şekilde aday olmamaktadırlar.

Hüseyin Ali Muntazari(2009’da ölmüştür) de dahil olmak üzere, rejimi en sert biçimde eleştirenlerden bir kısmı 1979 devrimi sırasında lider konumundaydı. Ve şimdi baskıyı reddettikleri ve reform istedikleri için kutsal Kum şehrinde ev hapsinde tutulmaktadırlar. Muntazari, ya İranlılara özgürlük verilip özgür seçimlere geçileceğini, ya da İran halkının bir başka devrimle ayağa kalkacağını söylemiştir. Şirin Abadi gibi kimi ‘Nobel’li muhalifler ise kadınlara ayrımcılık yapılmaması gerektiğini savunmaktadır. Bu İranlı kadınların da savunduğu bir görüştür. Esasında İran, İslami feminizm hareketinin doğum yeri olabilir.
kaldırmamıştır. İran ekonomisinin %60’ını halen devlet kontrol etmektedir. Geriye kalan %10-20’lik dilimi ise bonyadlar elde tutmaktadır. Bu bakımdan İran ekonomisinin sadece %20’si özel sektörün elindedir. Yabancı yatırımları mümkündür, ancak çok sayıdaki sınırlama ve düzenleme nedeniyle yabancı yatırımcılar İran’a girmeye çekinmektedir. Yatırım yapmak isteyenlerin rüşvet ödemek zorunda kalması da cabası… İran’ın bugün bütçe gelirlerinin %80’i petrol ihracatından elde edilen paralardan oluşmaktadır. 1977’de İran uluslararası ticarette %3 pay sahibi idi, günümüzde ise bu pay %2’ye düşmüş ve önümüzdeki 10 yıl içersinde de %1’e gerileyeceği tahmininde bulunulmuştur.
destroyeri, İran yolcu uçaklarından bir tanesini savaş uçağı zannederek(!) füzeyle ateş ederek vurmuş ve içindeki 290 kişinin tümünü öldürmüştür.
da bırakabilmektedir. 1989’da Humeyni, sapkın bir Müslüman ve Hint kökenli bir İngiliz yazar olarak tanımlanan Salman Rüşdi’nin idam edilesini emreden bir fetva yayınladı. Rüşdi, dindar Müslümanlara fazlasıyla hakaret ettiği ‘Şeytan Ayetleri’ni yayınlamıştı. Bu kitap Hz. Muhammed’in hayatına ilişkin olarak fantazi dolu metinler içeriyordu. Bu kitap üzerine İran’daki bir vakıf Salman Rüşdi’nin öldürülmesi için 1 milyon $’lık bir ödül bile ortaya koymuş ve bunu daha sonra 2.8 milyon $’a bile yükseltmiştir. Bu durumdan ötürü Salman Rüşdi yıllarca saklanarak yaşamak zorunda kalmıştır. Humeyni’nin bu fetvası İran’ın Avrupa ile olan ilişkilerini bile bozmuştur. Humeyni söz konusu bu fetvasından bir kaç ay sonra ölmüştür. Tahran yönetimi, bu idam fetvasının Humeyni’nin ölümü ile kendi kendine düşmüş olduğunu söylemektedir. Buna rağmen söz konusu fetva halen İran’ın diğer ülkelerle olan ilişkilerine zarar verebilmektedir.*Bu yazı, Michael G. Roskin’in ‘Countries and Concepts-Politics, Geography, Culture’ adlı kitabı ile Birgül Ayman Güler’in danışmanlığını yaptığı Tahereh Ahin’in ”İran İslam Cumhuriyetinde Kamu Yönetimi” adlı doktora tezinden faydalanılarak vücuda getirilmiştir.
Daha fazla oku

Yani buralarda yaz aylarına denk düşen zamanlar orada kışa denk düşmektedir. Aralık, Ocak ve Şubat ayları yaz dönemine denk gelmekte; Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları ise en soğuk dönemlere denk düşmektedir. Arjantin Ant Dağları sayesinde Şili’den ayrılmaktadır.





*Bu yazı, Mehmet Necati Kutlu’nun ‘’Arjantin’de Kamu Yönetimi’’ adlı çalışmasından faydalanılarak vücuda getirilmiştir.
Daha fazla oku





siyasetçi Margaret Thatcher CAP’ı acımasızca eleştirmişti. Çünkü İngiltere’nin diğerlerine göre nisbeten daha az çiftçisi vardı ve aldığından çok daha fazlasını ödemek zorunda kalacaktı. Bu cevval kadın başbakan 1984’de istediğini kabul ettirdi ve Brüksel artık her yıl Londra’ya milyarlar tutarında indirimler yapmaktadır. Söz gelimi İngiltere AB bütçesine 2005’de 18 milyar $ katkıda bulunmuş, fakat bu paranın 6.18 milyar $’lık kısmını geri almıştır. Bazı AB ülkeleri bu duruma itiraz etmektedir. Esasen sorunun kaynağı CAP’dır, ancak şimdiye kadar CAP’dan daha iyisi geliştirilmiş de değilidir. 
katılması mümkün görünmemektedir. Müzakereler 2005’de başlamış olmasına rağmen, AB anayasa denemesinin reddedilmesi AB siyasetçilerine ”Türkiye’ye geçit vermeyin” mesajı da iletiyordu. Şu an Türkiye süresiz biçimde bir bekleme odasında tutulmaktadır. Tüm bunlar bir yana KKTC’nin Kıbrıs’daki durumu karmaşıktır. Güney Kıbrıs’ın, Yunanistan’ın Bulgaristan ve Romanya’yı bloke etme şantajıyla AB’ye tüm Kıbrıs’ı temsilen 2004’de girmesinden sonra işler iyice çetrefilleşmiştir. De-Facto olarak yaratılan bu durum soncunda artık, Türkiye tüm şartları yerine getirse bile AB’ye üye olamayabilir. Çünkü Güney Kıbrıs’ı tanımamamktadır. Ve bunu yaptığı takdirde adadaki kendi askeri gücünü ve KKTC’yi bile bile lades deyip işgalci konumuna düşürecektir. *Bu yazı, Michael G. Roskin’in ‘Countries and Concepts-Politics, Geography, Culture’ adlı kitabı ile ‘vizesiz.net’in ‘Vizesiz Avrupa Kronolojisi’ başlıklı yazısından faydalanılarak vücuda getirilmiştir.
Daha fazla oku
Yunanistan Ege Denizine bütünüyle egemen olmak istiyor.
Yunanistan, Osmanlıdan kopup kurulurken Batı Ege Adaları da bu devlete bağlanmıştı. Yunanistan daha sonra diğer Ege Adalarına da göz dikti.

Yunanistan Balkan Savaşları sonucunda Bozcaada, Gökçeada, Meis ve 12 Ada dışında kalan yerlere de yerleşti.
Yunanistan daha sonraları İtalyan egemenliğinde olan Oniki Ada ve Meis adasını ele geçirmek için çalışmalara başladı. İngiltere de bu arada İtalyanları Egeden çıkartmak istiyordu.
I. Dünya Savaşı sonrası toplanan Paris Barış Konferansı sonucu, İtalya kendisine yapılan baskı ile Tittani-Venizelos anlaşmasını yapmış ve Rodos hariç olmak üzere, oniki adanın Yunanistana verilmesini kabul etmiştir.
Tittani-Venizelos anlaşması İtalyada yeni iş başına gelen hükümet tarafından reddedilmiştir. Yunanistan da bunun üzerine Sevr’i imzalamaktan kaçınmıştır.
Hukuki olarak Türkiye’ye ait olan Onikin Ada ve Rodos 1912’den beri İtalyan işgali altındaydı ve uluslararası diplomasi yoluyla İtalya ve Yunanistan arasında bir sorun haline getirilmişti. Bu şekliyle de Lozan Konferansının gündemine sokulmuştur.
1923 Lozan Barış Anlaşmasının 15. maddesi gereği Egedeki söz konusu adalar Türkiye tarafından İtalya’ya bırakılmıştır.
II. Dünya savaşı sonucu İtalyanın koşulsuz teslim olması istenince, New York’da toplanan 12 Adanın Rum temsilcileri Yunanistan ile birleşmek istediklerini açıklamışlardır.
Almanya Yunanistanı işgal edince, Oniki Adaya’da egemen olmuş, böylece de Türkiye’nin kendisi aleyhine savaşa girmeyip tarafsız kalacağını düşünmüştür.
Türkiye’nin Almanya’ya karşı savaşa girme ihtimali arttıkça, Almanya bunu engellemek için çeşitli baskı ve girişimlerde bulunmuştur. Türkiye’ye göz dağı vermek için Rodos’daki Türk konsolosluğu binası bile bombalanmıştır.


II. Dünya savaşı Almanya’nın aleyhine dönünce, Almanlar Oniki Adayı terk etmiş ve Türkiye’yi adaları almaya davet etmiştir. Türkiye bunu olumlu bulmamış ve durumu İngiltereye bildirmiştir. İngiltere ise adaları işgal edeceğini söylemiştir.
İngiltere Almanlardan aldığı Oniki Ada üzerinde İngiliz askeri yönetimleri kurmuştur.
Adaları İngiltere işgal edince, Yunanistan İngiltereye başvurmuş ve adaların kendisine verilmesini istemiştir.
İngiltere Oniki Adayı, Meisi ve Rodos’u Yunanistan’a vermeyi düşündüğünü, ancak kesin kararını barış yapıldıktan sonra vereceğini söylemiştir.
1947’de Paris’de imzalanan İtalyan Barış anlaşmasının 14. maddesi ile Meis ve Oniki Ada Yunanistana bırakılmıştır.

1947’de imzalanan İtalyan barış anlaşması ile, Lozan’ın 13. maddesinde yer alan: ‘anadolu kıyılarına yakın olan adaların silahsız olması gerektiği’ hükmüne paralel olarak, Yunanistana bırakılan Oniki Adada da askeri üs bulunamayacağı ve yığınak yapılamayacağı kayda bağlanmıştır. Hatta Lozan’dan farklı olarak bu adaların bitişiğindeki adalarında silahsızlandırılması öngörülmüştür.
Türkiye’nin bugün Ege Denizi’nde, Anadolu kıyılarına yakın yerlerde adları belli 104 civarında ada ve adacığı vardır.
Türkiye’nin Egedeki adalarından Gökçeada, Bozcaada ve Uzunada dışındakiler 25km2’den küçük olup, bunların 84 tanesinin yüzölçümleri 1 km2’den küçüktür.
Yunanistan’nın sahip olduğu Midilli ve Rodos adaları 1000km2’den büyük olup, yüzölçümleri 25km2’dn büyük olan 21 adet adası vardır.

Yunanistan bugün Batı Anadolu kıyılarına kadar sokulmuş durumdadır.
Yunanistan, Türkiyenin Egedeki mevcut haklarını ortadan kaldırarak Ege’ye tamamen egemen olmak istemiş ve Ege’yi bir Yunan gölüne dönüştürmeye çalışmıştır. Yunanistanın bu çabaları Ege Denizi sorununun kökenini oluşturur.
Anadoluya yakın adalarla, Oniki Ada’ların askersiz durumda olması gerekiyordu, ancak Yunanistan 1963 Kıbrıs bunalımından itibaren, yapılan andlaşmalara aykırı olarak Anadoluya yakın olan adaları silahlandırmaya başlamıştır.
Yunanistan 1923 Lozan ve 1947 Paris andlaşmaları gereğince, kesin saptanmış statülü-askerden arındırılmış Ege Ada’larının durumunu değiştirmeye kalkışmış, Türkiye’de buna karşı çıkmıştır.
Yunanistan Ege’de yayılma politikası gütmüş ve buna uygun olarak Ege’de petrol aramak isteyen ortaklıklara arama ruhsatları vermeye başlamıştır.
Yunanistanın verdiği ruhsatlar 1970’lerde Türk kıta sahanlığını delmeye başlamıştır. Yunanistan bu tavrı ile kıta sahanlığının Ege Adaları ile Anadolu arasından geçer demeye çalışmıştır. Bu şekilde de Egenin bir Yunan gölü olduğu mesajını vermeye çalışmıştır.
Türkiye, TPAO’ya Egede petrol arama ruhsatı vermiş, Yunanistan 1947’de verdiği notayla Türkiye’nin bu hareketini kınamış ve bunu yapmaya hakkı olmadığını söylemiştir. Türkiye bu uyarıya nota ile cevap vermiş ve karşılıklı kutuplaşma bu şekilde sürüp gitmiştir.

Yunanistan Egedeki Ada’larında kıta sahanlığının olduğunu ve adaların ötesinde kıta sahanlığı bulunmadığını ileri sürmüştür. Bunu da 1958 yıllı Cenevre Sözleşmesine dayandırmıştır. Türkiye ise Cenevre Sözleşmesini imzalamadığını ve kendisini bağlamadığını söylemiş ve adaların da kıta sahanlığının bulunduğunu, ancak Ege Anadolunun doğal bir uzantısı olduğundan Yunan karasularının dışında yer alan adaların kıta sahanlığının olamayacağını, bundan dolayı Türkiyenin Ege’de geniş deniz yatağı alanları olduğunu belirtmiş ve bu sorunun karşılıklı görüşmelerle çözülmesini istemiştir.
Yunanistan, Egedeki kıta sahanlığının eşit uzaklık ilkesine uygun olarak Anadolu ile Doğu Ege adaları arasında yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Türkiye ise Egenin kendisine has koşullarının olduğunu ve kıta sahanlığının bir bütün olarak ele alınmasını ve sınırlamanın da ortak çizgi ilkelerine göre andlaşma ile yapılmasını istemekte ve buna göre davranmaktadır.
Uluslararası adalet divanı kıta sahanlığını kıtaların doğal bir uzantısı olarak değerlendirmektedir. Bu Türkiyenin de tezini doğrulamaktadır.
Sovyetler de adaların kıta sahanlığının olamayacağını savunmuş, ve buna aykırı davranarak adası olan ülkelerin sözde kıta sahanlığı yaratamayacağını ve öteki ülkelerin kıta sahanlığını delemeyeceğini söylemiştir.
Arjantin ve İngiltere arasındaki Falkland Krizi de, Sovyetlerle benzer görüşleri savunan Arjantinlilerin İngilizlere karşı çıkmas ile oluşmuş ve bu iki ülke 1982’de savaşmış ve Arjantin yenilmiştir. Falkland Adaları halen İngilterenin elindedir.

Yunanistan ege adaları sorununu Uluslararası Adalet Divanına götürmeyi önermiş, ancak 1975 de yapılan bu öneriyi Türkiye olumsuz karşılamıştır.
Uluslararası Adalet Divanı 1976’da egenin uluslararası sularında Türkiyenin petrol arama girişimlerinin engellenmesi isteğini reddetmiştir. Bunun üzerine Yunanistan ve Türkiye 1976 ‘da görüşmeye başlamış ve kıta sahanlığı sorunu diplomatik alana kaymıştır.


1974’de, FIR yani Ege Hava Sahası sorunu ortaya çıkmıştır.
1950’ye kadar Türkiye’nin doğusu ile İtalyanın doğusu arasındaki hava sahası Türkiye’nin kontrolü altındaydı. 1950’de İstanbulda yapılan Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) toplantısında Egenin ortadan ikiye bölünmesi istenmiştir. Oluşturulacak FIR hattının doğusunda İstanbul’un, batısında ise Atina’nın bulunması önerilmiştir. Ancak Türkiye’nin konuyu önemsememesi üzerine FIR hattı olarak Türkiye’nin ege karasularından geçen hat kabul edilmiştir. Böylece ege denizinin üzerindeki hava sahasının bütününün kontrolü Yunanistana kalmıştır. Buna dair andlaşma da 1952’de ICAO’nun konseyinde onaylanmıştır.
FIR, Uçuş Bilgi Bölgesi demektir. Sivil havacılık için kullanılır ve ulusal hava sahasını belirtmez.
Türkiye 1974 Kıbrıs harekatı sırasında güvenliği için yeni bir FIR hattı belirlemiş ve yayınladığı 714 sayılı NOTAM ile Türkiye’ye gelen uçakların, kıyılarına 50 mil kala kimliklerini kendisine bildirmesini istemiştir.
Yunanistan ise, Kıbrıs harekatından sonra egenin tümünü tehlikeli bölge olarak ilan etmiş ve FIR hizmetlerini durdurmuştur. 1066 sayılı NOTAM ile de ege semalarını uluslararası hava trafiğine ve türk sivil-askeri uçaklarına kapattığını duyurmuştur.
1066 sayılı NOTAM ile Yunanistan kendi FIR bölgesini, ulusal hava sahası içinde kabul etmiş ve uçakların bu bölgeye girmesini kendi iznine bağlamıştır. Bu durum Türkiye’nin Egedeki haklarını zedelemiştir. Ve sivil havacılığımızı sekteye uğratmıştır.
Yunanistan 1931’de 3 mil olarak belirlenmiş olan karasularını, kanunla 10 mile çıkarmış, bunu da 1975’de dünya’ya ilan edip buna uyulmasını istemiştir. Ancak buna hiçbir devlet uymamıştır.
Yunanistan 1975’den itibaren Ege Adalarının 6-10 mil arasınaki bölgelerine giren Türk uçaklarını, Yunan havasahasını ihlal ettikleri gerekçesiyle protesto etmeye başlamıştır. Türkiye ise bunları reddetmiştir. Türk uçaklarının bu sınırlar dahilinde taciz edilmesi üzerine Atinaya notalar verilmiştir.

Yunanistanın 10 millik hava sahası sınır iddiası, Türk-Yunan ilişkilerine Ege sorununda yeni dertler açmıştır.
Lozan’ın 6. maddesinde ege denizinde karasularının genişliği 3 mil olarak kabul edilmişti. Yunanistan bunu 1936’da, Türkiye’de 1964’de 6 mile çıkarmıştır. Yunanistan bunu 12 mile çıkaracağını söylemiş, Türkiye ise buna karşı çıkmıştır.
Mevcut 6 mil sınırına göre Ege’nin %49’u Uluslararası Su niteliğindedir. %43.6’sı Yunan karasuları içersinde ve %7.4’ü de Türk karasuları dahilindedir.

Eğer Yunanistan karasularının sınırını 12 mile çıkarırsa Ege’nin %27.3’ü uluslararası sular, %64.1’i Yunan karasuları, %8.5’i de Türk karasuları haline gelecektir.

Karasularının 12 mile çıkması Türkiye’nin deniz ve hava ulaşımını, uçak ve gemilerin egeden Akdeniz’e çıkışını sınırlandıracak ve Türkiye’nin savunmasını olumsuz etkileyecektir. Ege’de ayrıca ‘Egemenliği devredilmemiş adalar’ sorunu vardır. Bu konuda Yunanistan’la aramızda ‘Kardak Krizi’ de dahil olmak üzere pek çok sorun yaşanmıştır.

Türkiye, Yunanistanın karasuları sınırını 6 milden fazla uzatmasını hiçbir zaman kabul etmeyeceğini defalarca ifade etmiştir. Ve bu tür bir hareketi savaş nedeni sayacağını da 1976’da açıklamıştır.

1978’de Lahey Uluslararası Adalet Divanı, Yunanistan’ın başvurusu üzerine 2 yıllık bir incelemeden sonra Egedeki Kıta sahanlığı sorununa bakma yetkisi olmadığını açıklamıştır. Bu karar üzerine ikili görüşmelerin daha da önemi artmıştır. Ancak bugüne kadar herhangi bir gelişme de olmamıştır.
1980’lerde Türkiye ve Yunanistan arasında 6 farklı sorun vardı:
Egedeki kıta sahanlığının paylaşılması
Ege hava sahası sorunu
Yunanistana ait olan adaların silahlandırılmasının önlenmesi
Batı Trakya Türkleri
Karşılıklı güven ortamını tesis etme zorunluluğu
Yunanistanın NATO’nun askeri kanadına geri dönmesi
Yunanistanın NATO’nun askeri kanadına dönmesi ile ilgili olan ABD Gen. Kur. Bşk’nın adından esinlenilen Rogers Planı Türkiye tarafından kabul edilince Yunanistan 20 Ekim 1980’de NATO’nun askeri kanadına geri dönmüştür. Ufuk Güldemir’in NATO’nun askeri kanadına Yunanistan’ın dönüşünü anlatan ‘Kanat Operasyonu’ adında kitabı vardır.


*Bu yazı, Rifat Uçarol’un ‘Siyasi Tarih 1789-2001’ adlı kitabı ile Toktamış Ateş’in danışmanlığını yaptığı ”Ege Adaları’nın Hukuksal Statüsü (Ege Sorunları)” adlı Yüksek Lisans tezinden faydalanılarak vücuda getirilmiştir.









*Bu yazı, AÜSBF’nin yayınları ile Nil Karaca’nın ”Gatt’dan Dünya Ticaret Örgütü’ne” adlı makalesinden faydalanarak vücuda getirilmiştir.
Daha fazla oku
*NOT: Türk toplumunun, tarihinden gelen bir takım sebeplerden dolayı ‘güç’ olgusuyla hem bireysel hem de toplumsal manada sağlıklı olmayan bir ilişkisi vardır. Bu çalışma bu gerçek göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.
ÖNSÖZ
Günümüz dünyasında çok önemli değişmeler yaşandı, yaşanıyor. Yeni üretim ve tüketim kalıpları, yeni değer yargıları ve bunların düşünsel altyapısını oluşturan yaklaşımlar mevcut. Ne var ki toplumlar yaşayan birer organizma olmakla beraber, sürekli bir biçimde devinim yaşayan ve geride bıraktık eski hallerinden bambaşka bir yapıya bürünebilecek organizmalar da değillerdir. Özellikle küreselleşme gibi tüm dünyayı kasıp kavurduğu söylenen o ‘neo’ yaklaşımlar toplumları ortak bir potada eritmekten uzaktır. Bu bakımdan sürekli varlığından dem vurulan post-modernist teoriler esasen içine girilecek bir kalıp değil, aksine karşılaştığı toplumun kültürel yapısıyla kaynaşıp, bir bütünlük ve yeni bir form, yeni olmakla beraber tanınamayacak derecede de başkalaşamayacak bir form, meydana getirebilirler. Bu bakımdan modernitenin evrenselliği olamaz. Buradaki temel sorun neo-değerlerin içselleştirilebilinmesiyle alakalıdır.
Türk kültürü tarihin en eski kültürlerindendir. Hatta eski Türk kavimlerinin yaptığı Kavimler Göçü bugünkü Kıta Avrupasını meydana getirmiştir diyebiliriz. Ancak tarihi bu kadar şekillendirebilmiş olmakla beraber, Türkler yazılı kültürü çok güçlü bir millet değildir. Literatürde yazıyla bağlantılı ama sözlü bir kültür(perma-motor) olarak tanımlanmaktadırlar. Bir Çin, bir Fars ya da bir Hint kültürü sahip oldukları güçlü yazı dili ile güçlü bir literatür ve milli bilinç oluşturabilmişlerdir. Yazılı kültürün güçlü olmayışı güçlü bir etnik kimlik oluşmasını, oluşmuşsa da onun korunmasını zorlaştırır. Bu bakımdan tarihte konar-göçer göçebe bir millet olan Türkler, yerleşik hayata çok geç başlamalarından ötürü kendi yazılı literatürlerini de çok geç oluşturmuşlardır. Göçtükleri her yerde karşılaştıkları kültürlerle kaynaşmışlar, hatta bazıları asimile olmuştur. Göçebeliğin getirdiği yaşam pratikleri sayesinde kendi işlerine yarayacak kültürel argümanları da çok çabuk başka milletlerden alabilmişlerdir. Aynı şekilde göçebeliğin iç dinamikleri kadın-erkek ayrımı oluşmasını engellemiş ve hiyerarşik bir yapılanma meydana gelmesini önlemiştir. Bu bakımdan esasen İslam öncesi Türk toplumumun görece daha demokratik(ilkel) yapısal özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.
İslamlaşma ile birlikte yaşam alanlarının kadın erkek bazında bir birinden uzaklaşması, yerleşik yaşama uygun yeni pratiklerin üretilmesi, görünürde bir başkalaşım getirmekle beraber, Türklüğün temel niteliklerini değiştirememiştir. Günümüzde içine doğmuş bulunduğumuz toplumsal yapıda da halen, Türklüğün en temel özellikleri olan savaşçılığın ve göçebeliğin kalıntıları mevcuttur. Bugünkü kendine has modernleşme mücadelemizi bu özelliklerimizi dikkate alarak incelememiz gerekmektedir.
TÜRK EKONOMİK VE TOPLUMSAL HAYATINA SOSYOLOJİK AÇIDAN
GENEL BİR BAKIŞ
Türk toplumu sahip olduğu eski özelliklerini halen devam ettiriyor. Özellikle ekonomik yaşamdaki yapımızda halen tam olarak modernleşememiş bir toplumun üretim ve tüketim kalıplarının kalıntıları mevcut. Geleneksel üretim ve tüketim kodları Osmanlıdan beri çok değişmemiş. Üretimin ne ile yapılacağı çok fazla sorun olmamış, yeni üretim teknikleri kullanılabilmiş ancak, üretilen ve işlenen metalarda çok fazla bir değişiklik olmamıştır. Temelde tarım toplumuna evrilmiş olmakla beraber, ekonomik gücünün diğer ayağında askeri başarılardan elde edilen gelirler bulunmaktaydı. Bu durum özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde bu şekilde olmuştur. Bir takım bilimsel gelişmeler olmuştur ancak, bu dönemler Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinin çok küçük bir kısmını oluşturur. Yine de en temel ekonomik gelirler toprak ve hayvancılık üzerineydi. Hatta tımar sistemi bu ekonomik niteliğin bir sonucudur. Ancak bahsettiğimiz üzere yerleşik yaşama geçen Türklerin günlük hayatlarında sosyolojik manada tam bir eşitlik olamamıştır. Çünkü; Türk toplum yapısında birincisi boy, soy sop tarzında sağdan sola; ikincisi aynı boy içinde ak budun, kara budun diye ayrımlara yol açan yukarıdan aşağıya ikili bir segmentasyon bulunmaktadır. Bu durum imparatorluğa geçiş süreciyle yoksul halk aleyhine olmuş olan bozulmayı da açıklamaktadır. Nitekim bu durumun sosyo-ekonomik sonuçlarından biri olarak 1912-1913 tarım sayımlarına göre Anadoludaki 1 milyon aile’nin %1′i toplam toprakların %39′una; ailelerin %87′si ise toprağın %35′ine sahip bir hale gelmiştir.
İmparatorluğun iyice kökleşmesi ve tımar sisteminin bozulması köylüyü topraksızlaştırmıştır. Çünkü vergi toplama gücünü elinde bulunduran yerel güçler zamanla merkeze karşı feodal bir güç haline gelmiş, daha sonra da köylünün elindeki toprağı gasp etmişlerdir. Haliyle ekonomik gücü yeterince yerinde olmayan Anadolu insanının serfleşmesi ve insani haklarından uzaklaşması kaçınılmaz olmuştur. Oysa göçebe dönem ve Osmanlının erken dönemlerinde Türkler böyle değildi. Konar göçer olmanın en temel özelliği metaların pay edilmesinde kendini göstermiştir. Yani İslamlaşmanın doğal sonucu olarak gösterilen yerleşik yaşama geçme sonucu Rousseau’nun dediği gibi mülkiyet olgusu doğmuş bu da çatışmanın ve belki de güçlü olanın yağmasının temel sebebi olmuştur. Halbuki erken dönem Müslüman ülkeler ve Bizans’ta toprakta devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet ayrımı mevcuttu. Bozkırlarda hayvan yetiştiricisi olarak yaşayan Türkler, toprağın bir kişinin özel mülkü olmasını anlamakta zorlanmışlardır. Dolayısıyla da mülke sahip olma olgusunun eski Türklerde çok da büyük önem arz eden bir mesele olmadığını, esas olanın gelenekler olduğunu anlayabiliyoruz. Bu tür bir yapıyı ‘Potlaç Kültürü’ ile açıklayabiliriz: ”Orta Asya şamanlık kültürü olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi bazen büyük bir boyuta ulaşan potlaç, yaşamın tüm alanlarını kapsar ve zihniyet işleyişini belirler. Potlaç kültürü, soy ve kan birliği üzerine oturur, yasalar değil karşılıklı rızaya dayalı gelenekler egemendir. Düğün, nişan, sünnet, bayram, zafer vb. Olaylarda gerçekleştirilen değiş-tokuş, bu kültürün belirleyicisidir. Maddiden daha çok manevi alış-veriş önemlidir; duygu alış-verişi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu düzende toplum, hiyerarşik bir görünüme sahip olsa da, aslında söz konusu olan eşitler arasında geçici bir eşitsizliktir; her an statü değişiklikleri olabilir. Özel mülkiyet kavramı yoktur, herkes kardeştir, ben yok biz vardır, servet kollekif bir anlama sahiptir. Servet, bir anda el değiştirebilir.”
Konusunu ettiğimiz Türklerin bu sosyolojik niteliği mutlak surette toplumsal ve yönetsel konulara bakış açılarını ve davranış kalıplarını etkilemiştir. Çünkü; ”Bireyin, siyasal katılma davranışlarını diğer toplumsal davranışlardan, toplumsal yapıdan soyutlamak mümkün değildir. Dolayısıyla katılma eylemi, toplumsal ilişkiler ağı ile bireyin toplumsal davranışlarının bir parçasıdır.” Toplumda eğer siyaseti ve yönetimi etkileyebileceğine dair bir zihniyet yapısı yoksa ve toplumsal baskılar bir takım düzenlemeleri zorluyorsa, bir takım düşünürlerin savunduğu gibi yasal platformdaki ve kanuni metinlerdeki verilen haklar pek bir işe yaramayacaktır. Çünkü halk verilen hakları ve düzenlemeleri nasıl kullanacağını bilemeyecek ya da onların neden var olduğunu anlayamayacaktır. Bu manadaki bir bilinçlenmenin ise yüzyıllar alacak bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmanın girişinde yaptığımız ‘içselleştirme’ vurgusu bu sürecin bir sonucu olabilir.
”Bugünkü Anadolu kültürünün dört temel kaynağından söz edebiliriz: Orta Asya, İslam, Anadolu ve Kemalist Devrim. (İslam dininin bugünkü kültürümüze etkisini ise, İran ve Arap etkisinden soyutlayamayız.)” İşte bir sentez olmuş olan, ve karşılaştığı her kültürden kendisine yarayacak olan kısmını alabilmiş olan Türkler esasen kendilerine ‘has’ bir kültüre sahip olamamış, olmuş olsa bile bunu zamanla kaybetmiştir. Bu durumda Türklerin tarih sahnesinin esas oyuncularından olmakla beraber, bir kültür yaratıcısı değil, kültürler arası bağlantıyı sağlayan bir taşıyıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum bugünkü davranış ve düşünce kalıplarımızın da bir nedeni ve sonucudur.
GÜNÜMÜZ DÜNYASI TÜRKİYEYİ NEREYE SÜRÜKLÜYOR?
Günümüz dünyası artık yeni dönemlerden geçiyor. Tarih baş döndürücü bir biçimde değişmekte. Değişen dünyadan kasıt; esasen üretim ve tüketim kalıplarının farklılaşması ve iletişim kanallarının çeşitlenmesinden ibaret. Dünya küçük bir köy haline geldikçe, firmaların ve üretim faktörlerini, ellerinde bulundurdukları metaları dünyanın her tarafına satmak isteği iyice kabarıyor.
1. Paylaşım Savaşına kadar Dünya üzerinde uygulanmış bulunan sistem Altın Para Standardıydı. ”Altın para standardında, memleketteki para miktarı keyfi olarak artırılıp azaltılamaz. Bu, memleketteki altın miktarının artıp azalmasına bağlı olarak, kendiliğinden olur.” Bu sistemde ülkeler ellerindeki madeni değerler kadar, kağıt para tedavüle sokuyorlardı. Kağıt paranın mantığını ise; altın ve gümüş gibi değerli madenleri riskli bir biçimde üste taşımamak isteğinden oluşturuyordu. Yani ülkelerin kasalarındaki altın, tedavüldeki kağıt paraların garantörlüğünü yapıyordu. Savaş zamanı artan masraflar ve enflasyon olgusu paranın değerini iyice düşürdüğünden Altın Para Standardı terk edilmek zorunda kaldı. Daha sonra gelen Altın Kambiyo sistemi(Bretton-Woods) doların altına konvertibl olmasına dayanmıştır. Bu sistem 35 dolar’ı 1 ons altına eş değer görüyordu. Bu şekilde Uluslararası ödemeler sistemi kolaylaştırılmak istenmiştir. Ancak ”ABD, 15 Ağustos 1971′de doların altın konvertibilitesini tamamıyla kaldırmıştır. Böylece bu tarihten başlayarak Bretton-Woods sistemi sona ermiştir.” Daha sonra gelen malum 1973 Petrol Krizinin arkasında diğer ülkelerin döviz kurlarını dalgalanmaya bırakmaları yatmaktadır. Süreç bu şekilde işlemiş ve nihayet artan ekonomik baskılar sonucu refah devleti uygulamasının terk edilmesi gündeme gelmiştir. Bunun sonucunda ‘kumanda ekonomisi’ denen devletçi-kontrolcü yapının alanının daraltılması gündeme gelmiştir. Bu yeniden yapılanma sürecinin en popüler argümanlarını, özelleştirme ve de-regülasyon uygulamaları oluşturmuştur. Bu şekilde kumanda ekonomisinin alanı daraltılmak istenmiştir. Bu daraltmacı yaklaşım sonucu devletin ekonomide daha fazla yer almaması gerektiği ve giderek daha küçük bir kamu örgütlenmesinin(özellikle ekonomik alanlarda) olması gerektiği savunulmuştur. Tüm dünyayı sarmış olan neo-liberal yaklaşımlar, bize yolsuzluğun devletin ekonomide güçlü olmasından kaynaklandığını fısıldamakta. Esasen bu büyük bir aldatmacadır. Avrupa’da devletin ekonomide sahip olduğu pay en az olan ülke Türkiye’dir. Nitekim neo-liberal politikalar sonucu ülkemizde KİT’ler elden çıkartılmaya çalışılmış, buna sebep olarak ise verimsizlikleri gösterilmiştir. Elde avuçta ne varsa özelleştirmeye çalışılması şüphesiz Türkiyede yeni yeni zengin sınıflar yarattı, zengin olan daha da varsıllaştı. Şu anki görüntümüz bir zamanların Rusya’sına çok benziyor. Kamu teşekkülleri yok pahasına yandaşlara satılarak ortaya yeni yeni oligarkların Rusyada çıkmış olması gibi, bizde de yeni yeni sosyetik burjuvalar türedi. İslami sosyete denen post-modern olgu da şimdi hükümet olan AKP’nin eseridir.
Günümüz küresel yapılanmasında temel görevi ekonomik alandaki yapısal düzenlemeler oluşturuyor. Yeni moda ekonomik yaklaşım ise ‘engellerin kaldırılması’ olarak düşünülmüştür. Hali hazırda gelişmiş ülkelerde kendi ürettiklerinin çok üstünde bir arz fazlası mevcut. Bu fazlanın azgelişmiş ülkelere satılarak eritilmemesi durumunda işsizlik gibi problemler çıkabilirdi. Dolayısıyla ülkeler arasındaki ticaret engellerinin geri dönülmez biçimde aşama aşama kaldırılması gerekmekteydi. Engeller kalktıkça kapitalist oluşumların iştahı iyice kabardı. Daha sonra bu oluşumlar uluslararası pazarda karteller oluşturma eğilimine girdiler.
Serbestiyetçi yaklaşımlar büyümeyi sağlayabilir ama, özelleştirmeler gerekli kurumlar oluşturulmadan yapılmışsa, küresel rekabete dayanacak gücü olmayan firmaların kapanması sonucu işsiz artacağından, en azından kısa vadede yoksulluk meydana gelecektir. Serbest ekonomi politikaları ile merkez bankasının yüksek faiz oranları birleştiğinde ise işsizliğin ortaya çıkması neredeyse mutlak bir durumdur. Maddi sıkıntı içersinde olan toplum kesimlerinin ise demokratik haklardan faydalanabileceklerini ummak mantıklı değildir. Bu bakımdan Maslow’u anmakta fayda var. Daha fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bireylerin, toplumsal olaylara ve siyasete katılım gösterebilmesi, sosyolojik ihtiyaçlarına yatırım yapabilmesi mümkün değildir.
Esasen kamu yatırımlarının elden çıkartılmasının nedenleri ve sonuçları çok boyutludur. Verimsizlikleri(özel girişimciler asla zarar eden, borçları olan yatırımları satın almazlar!) bahane edilerek elden çıkartılan bu teşebbüsler, hele bir de ülkede korumacı dış ticaret politikaları yoksa ya da neo-liberal politikaların dış baskılarıyla bu politikalar kaldırılmışsa, yabancı rakip firmalarla rekabet edemez hale gelip, daha sonra uluslararası büyük girişimlerin eline geçebilir. Bundan sonra içine girilecek olan kısır döngü ile bu özel sektöre geçmiş olan firmalar daha da çok kar elde edebilmek için, çalışanların sosyal ve ekonomik haklarında(kurumların, firmaların en büyük gider kalemlerini her zaman personel masrafları oluşturur) kısıtlamalar yapmak yoluna gidebilir. Yapılan ikili anlaşmalarla kendilerine maliyeti daha az olacak şekilde dışardan işçi transfer edebilirler. Bu durumda olacak olan sosyal patlamaların devlete ve topluma maliyeti daha da yüksek olacaktır.
AZGELİŞMİŞLİK OLGUSU VE İKTİSADİYAT
1) Azgelişmiş Ülkelerin İktisadi Özellikleri
Dünyanın hemen hemen her yerinde az gelişmiş ülkeler benzer özellikler sergilerler. Literatürdeki ayrımıyla azgelişmiş ve geri kalmış ülkeler ‘güney’ olarak da adlandırılmaktadır. Kuzey’deki ülkeler ise doğal olarak gelişmiş ülkeleri ifade etmek için kullanılmaktadır.
Azgelişmişlik üç farklı göstergeyle kendini belli eder. İlk olarak kişi başına düşen gelirleri düşüktür. İşsizlik düzeyi, atıl kapasite oranı, ekilebilir arazinin kullanım oranı düşüktür. Nüfusun büyük çoğunluğu toplumsal ve bireysel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Olaya ilk ve en önemli gösterge açısından bakarsak; Çin’in çok hızlı büyüyen bir ekonomiye, artan ihracat rakamlarına ve yaptığı maliyetli alt yapı yatırımlarına rağmen gelişmiş bir ülke olarak kabul edemeyiz. Nitekim Çin büyük bir ekonomi olmakla beraber aşağı yukarı 1.5 milyarlık nüfus GSMH’na oranlandığında kişi başına ne kadar düşük bir gelir seviyesine sahip olduğu ortaya çıkacaktır.
Az gelişmiş ülkelerin kalkınmasında kabul edilen klasik yaklaşım ‘ithal ikame’ yaklaşımıdır. Ülkemizde de bu yöntem uygulanmıştır. Ancak toplumsal yapımızın getirdiği bir sonuç olarak, ithal ikameci politikaların argümanları verimli kullanılmadı. İthal ikame, gümrük duvarlarıyla korunan, teknolojik uzmanlaşma hedefine yönelik, rekabetçi bir ulusal sermaye yaratma çabasıydı. 1980′lere kadar süren bu dönemde özel sektöre KİT’ler vasıtasıyla ucuz ham madde ve ara mal desteği sağlandı. Bu durum KİT’leri bir çok kez zarara uğrattı. Ancak fiyatları bastırılmış KİT ürünlerini kullanan özel sektör ihya oldu. KİT politikasının mantığı; özel sektör ve devlet sektörünün yan yana çalışmasıdır. KİT’ler sayesinde henüz ‘emekleme’ aşamasında olan özel sektöre yol gösterilir. Buralardan çıkan uzmanlar daha sonraları ise ülkemizde özel sektöre geçen beyin güçleri olmuşlardır. Ancak segmenter toplum yapımız ekonomik alanda da kendisini göstermektedir. Her gelen hükümetin kendisine yakın, kendi ideolojisindeki sermaye gruplarını(özellikle de seçim zamanları kendisini finanse etmiş olan sermaye gruplarını) kayırması her değişen dönemde Türkiyede güçlü bir özel sektör oluşmasını ve çeşitlenmesini engellemiştir. Bu durumu Soral’ın sözleriyle açıklamak istersek:’Türkiye’de, Avrupa tipi sermaye birikimine uyan, ama daha o rol için hazır olmayan girişimciler, Koç Grubu ve Sabancı Grubu’dur. Bunların yanına daha küçük çaplı birkaç aile daha eklenebilir. Türkiye’de, bu konudaki en önemli sorun ise her iktidarın kendi zenginlerini yaratma çabası ile 15-20 yılda süratle zenginleşen, ama sınıf olacak kadar olgunlaşamadan, iktidarın el değiştirmesi ile batan ailelerdir. Şüphesiz, bu gruplar sermaye birikimi modelinden çok; teşvikler, vergi iadeleri, hazine arazilerine yönelerek, köşe dönme modeline uygun, mahalle kurnazlarıydı.” Batan sermaye gruplarının borçları da hazineye kalmaktaydı. İktidarlar el değiştirdikçe eski dönemin sermayedarları desteksiz bırakılmakla kalmamış, hatta çoğu zaman(sanki kendi çevrelerindeki sermayedarlar farklıymış gibi) ‘kirli çamaşırları’ ortaya çıkartılmak suretiyle piyasadan iyice silinmek en nihayetinde de onların görüşlerindeki siyasi grupların ekonomik ilişkilerini sekteye uğratarak kendi karşılarındaki muhalefet gücünü zayıflatmak istemişlerdir.
2) Azgelişmiş Ekonominin Üzerindeki Olası Coğrafik ve Sosyolojik Etkenler
Dünya üzerindeki ülkelerin her biri farklı coğrafyalarda yer alır. Şüphesiz coğrafyanın topoğrafik özelliklerine dayalı olarak ülkelerin veya toplumların ekonomik meşgaleleri ve nihayetinde kültürel yapıları farklılık gösterir. Coğrafya ve zenginlik ilişkisi çok keskin olmamakla beraber vardır. ”Montesquieu, toplumu inşa eden ve etkileyen/belirleyen etkenler olarak coğrafi etkenler (iklim, toprağın durumu vb.), ekonomi, din, aile, adet, gelenek, yasa ve yönetim biçimleri üzerinde durmuştur.” İbn-i Haldun’dan beri bu görüş savunulan bir görüştür ve büyük oranda gerçekliliği vardır. Ancak coğrafyanın etkisinin toplumlar üzerinde biyolojik değil sosyolojik olduğunu düşünüyorum. İnsanların biyolojik özelliklerinin ait olduk ları toplumlarda ekonomik gelişmişlik ya da gerilik meydana getireceğini sanmıyorum. Bu konuda tarafgir olmak Darwin’in fikirlerini(evrim yasası değil!, evrim teorisi) savunmaya çıkar. Darwin’in fikirlerinin hem 1. hem de 2. Paylaşım Savaşları’nın düşünsel alt yapısını meydana getirdiğine dair, benim de paylaştığım, tespitler vardır.
Coğrafik etmenlerin insanların davranış ve düşünce kalıplarında meydana getirdiği etkileri yadsıyabilmek mümkün değildir. Çalışmanın anahtar kelimesi ‘Türk’ olgusu olduğuna göre, bu etmenlerin Türklük üzerindeki yansımalarına bakmak gerekir. Türk toplumunda çok yönlü bir segmentasyon olduğu çalışmanın önceki bölümlerinde belirtilmişti. ”Segment dediğimiz yapılar, Orta Asya’da geçirdiğimiz dönemlerdeki toplumsal örgütlenmenin bugünkü karşılığıdır.” Bu yapılar bugünkü zihniyet işleyişimizi de etkilemektedir. Burada esasen nesilden nesle devam eden kültürel bir aktarımcılık söz konusudur.
İlk Türk boylarının yaklaşık M.S. 1000′li yıllarda bu topraklara geldiği var sayılmaktadır. Şüphesiz bu insanlar gelirken yanlarında günlük iaşelerini sağlayacak metaları değil, aynı zamanda kültürlerinin davranışsal ve sözsel yanlarını da getirdiler. Aynı şekilde ait oldukları segmenter değerlerle zihinlerini de taşıdılar. Bu zihniyet yapısı devlette var olduğu iddia edilen anayasal demokrasi ile toplumda var olduğu söylenen, Orta Asya’ya özgü ilkel göçebe demokrasisinin de önüne geçmektedir. Bu nedenle bugün toplumumuzda semboller etrafında toplanarak kümelere ya da segmentlere bölünmüş olmamız ve oldukça sert, tavizsiz siyasi ve toplumsal tartışma ve çatışmaların içinde bulunmamız, kendine has demokrasi kültürümüzle açıklanamaz. Demokrasi kültürlerinde siyaset yapma biçimleri bu kadar sert ve acımasız, devlet yönetme teknikleri bu kadar kendi segmentini kollayıcı, diğerlerini mümkün olduğu kadar dışlayıcı nitelikte olamaz.
Azgelişmiş ekonomiler çok büyük bir oranda ya kıtaların iç kesimlerinde ya da rakım olarak yüksek seviyeye sahip olan ülkelerde bulunurlar. İklim şartlarının çok sert ve çetin olması, bitki örtüsünden yoksun bozkırsal bir yapı ekonomik gelişmenin zayıf kalmasına sebebiyet verebilir. Yaşamlarını sürdürebilmek için fazlaca üretim malzemesi seçenekleri bulunmayan toplumlar sadece ellerindeki belli başlı doğal kaynakları kullanabilirler, Ya da sömürgeleşirler. Ancak, bıraktım sömürgeleşmeyi, sömürme mantığı Osmanlı devlet politikasında dış mihraklara karşı hiçbir zaman olmamıştır. Ancak ‘kara budun’ içerde hep sömürülmüş, kendilerine ak budundan arta kalanlar belki verilmiştir. Türkiye’nin erken tarihindeki burjuva’ya evrilmiş halk tabakalarının tarım kökenli olması tesadüf değildir.
3) Devlet Ekonomide Olmalı mı? Olmamalı mı?
Devletin ekonomik hayatta var olup olmaması tartışılmaktadır. Devletin komple ekonomik hayattan çekilmesi gerektiğini savunanlar olduğu gibi, biz zatihi içinde yer alması gerektiğini söyleyenler de vardır. Aslında bu soruna cevap bulabilmek için Uluslararası sistemi iyi okuyabilmek gerekir. Küreselleşme olgusunun tam da bize söylediği budur. Küreselleşme üzerinde yaşadığımız dünyayı dünyalıktan çıkarıp adeta bir köy haline getirdi. Dolayısıyla da ulusların birbirleri ile haberleşebilmesi, yeni yeni ekonomik ve siyasal bağlar kurabilmeleri kolaylaştı. Hal böyle olunca devletlerin en önemli çarkı olan ‘ekomomik dinamikler’ kendilerine lazım olacak olan girdileri en az maliyetle alma yollarını aradılar. Bu ekonomilerin karşılıklı birbirine bağlanması demekti. Ekonomik bağlılık olunca, sistem ister istemez ‘devlet’ faktörünü ekarte etmeye çalıştı. Sistemin oyuncuları daha çok verim ya da daha çok sömürü için devleti dışlamak istemiş olabilirler. Bu konuda farklı farklı görüşler vardır. Kimisi devletin olmadığı şeklindeki ekonominin daha verimli olacağını savunurken, kimisi de bu durumun toplum içi sömürüyü(emek) daha da arttıracağını savunmuştur. Ne var ki üretimdeki verimlilik olgusunun, ekonominin oyuncular arasında, devletin yokluğunda, hak hukuka saygı ile artacağını var saymak pek mümkün görünmemektedir.
Reel sektördeki ve siyasetteki lider/yönetici davranışlarını inceleyen araştırmalara göre; saldırgan, sınır-tabu tanımayan önderlerin bu tür alanlarda, ‘düzgün’ rakiplerine göre daha başarılı oldukları ortaya konmuştur. Nitekim kontrolsüz bir ekonominin de makro manadaki görüntüsü, birbirlerini ezmeye çalışan rakip firmaların didişme sahneleri ile dolu olacaktır. Bu bakımdan devlet ekonomide kontrolcü-düzenleyici sıfatında dahi olsa bulunmalıdır. Nihayetinde bugünkü küresel ekonomik düzen devleti bir zahmet dışlamaktadır. Tüketiciler de üreticiler de bunun farkındadır. Hatta bu durumu kanıksamış gibi görünmektedirler. Ancak vatandaşlar ulusal ekonomilerin küresel ekonomi tarafından fazlasıyla etkilendiğini bilseler bile yaşanacak sorunları ulusal ekonomi kapsamında algılamakta ve herhangi bir problem olduğunda da ekonomik ve siyasi liderlerinden çözüm beklemektedirler.
Her ne kadar ekonomi yazınında, olası ekonomi politikaları ile ilgili temelde iki yol önerilse de, bunlar son derece uçta ve uygulanabilirliği uzun vadede refah getirmeyecek yaklaşımlardır. Ekonomiyi düzenlemenin iki yolu olduğu, bunlardan birinin özürlük ve gönüllülük üzerine yükselen piyasa düzeni, diğerinin de zorlama ve diktaya dayalı devletçi düzen olduğu vurgulanır. Doğu-batı blokları arasındaki mücadele de, temelde bu yaklaşımın hangisinin doğru olduğunu kanıtlama çabası üzerinde yükselmiştir. Bana göre, ne devlet diktasının meydana getireceği hantallık, ne de körü körüne gönüllülük bazı şeyleri halledebilir. Özel sektör haliyle kar marjının yüksek olduğu alanlara kayacak, sosyal refah anlayışından çok, kendi bütçesi ile büyüme iştahı arasında bir yerde sıkışıp kalacaktır. Büyümeyi sağlayabilecek tek yol tasarruf ve yatırımdan geçmektedir. Bunu sağlayabilecek üstün bir kamu iradesi ile ellerindeki sermayeyi yatırıma dönüştürmeye hevesli özel sektör birlikte hareket ederse birbirlerini dengeleyebilirler. Türk ekonomik yaşamında devletin ekonomiden çekilmesinin mutlak sonucu, az sayıdaki gelişmiş batı tipi sermayenin kartelleşme çabası olacaktır. Aynı şekilde sürekli vurgusunu yaptığım, demokratik hakları kullanabilmede eşitlik, ancak ve ancak devletin köşesine çekilmesi ile değil, sosyal ağırlıklı politikaları ile olabilecektir. Bu noktada ‘sosyal sermaye’ kavramına değinmekte fayda var.
Sosyal Sermaye başarılı toplumlar ve iyi yönetim için ön şart kabilindendir. Türk toplumunda demokratik olgunluğun yerleşebilmesi ile tarihsel özelliklerimizi sosyal refah adına yontabilecektir. Parçalı toplum yapısı, toplumsal kaynakların refah politikalarına yönelik olarak kullanılmasına sekte vurabilmektedir.
4) Ulusal Ekonomi ya da Uluslararası Entegre Olmuş Ekonomi
Bir önceki konu başlığı devletin ekonomide olup olmaması üzerinde durmaktaydı. Devletin varlığına mukabil aslında sorulması gereken içerde devlet-özel ortaklığı varken, dışarıya nasıl bir politika izleneceğidir. Klasik manada korumacı tedbirler mi uygulanacak, yoksa entegre olmuş bir sisteme dahil olmak kaçınılmaz mı? Bir takım kombinasyonlar var: İçerde serbest bir sistem olmakla beraber, dışa karşı korumacı gümrük duvarları olabilir. Ya da bunun daha katı hali olan saf devletçilik olabilir. Aslında saf devletçilik, serbest gümrük rejimiyle bir arada olamaz, olursa devletçilik olmaz. Ya da en son seçenek olan tam serbestiyet. Burada da bir takım Uluslararası kurumlar var. Serbest ticareti kolaylaştırdığı savunulan GATT tam manasıyla başıboş düzenin oluşmasını önlemek için oluşturulmuştu:”WTO uluslararası ticareti düzenlemek ve daha özel olarak da haksız gümrük tarifelerine ve serbest ticarete getirilen diğer ulusal engellere karşı kuralları uygulamakla yükümlüdür. WTO, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT)’nın bir devamıdır ve üyeleri arasında yıkıcı ticari savaşları engellemek ve Uluslararası ticareti daha da özgürleştirmek üzere tasarlanmıştır. WTO’nun bir ülke tarafından konulan gümrük tarifelerinin WTO kuruluş anlaşmasına ya da bunu izleyen daha sonraki çeşitli çok uluslu konferanslarda (en sonuncusu Doha ve Cancun’da) imzalanan anlaşmalara uymadığı konusunda hüküm verebilme ve etkilenen ülkelere sorumlu ülkeye karşı telafi edici gümrük tarifeleri uygulama izni verme gibi kimi zorlayıcı yetkileri vardır. Örneğin 2003′de Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı çelik gümrük tarifeleri WTO tarafından haksız bulunmuş ve neticede Avrupa Birliği ve çeşitli Asya ülkelerine Amerikan ürünlerine milyar dolarlar değerinde tarifeler uygulamaları için izin çıkmıştır.” Görüldüğü üzere ulusal engellere karşı savaşmak Uluslararası kapitalin en önemli amacıdır. Gerçi her ne kadar engellerin tüm ülkeler lehine kalktığı ve ‘yanlış’ yapanlara yaptırım uygulandığı şeklinde bir anlam çıksa da, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri birbirinin aynı değildir. Dolayısıyla da bir takım alt yapısal yeterlilikleri olmayan ülkelerin korumacı olmayan politikalarla ayakta kalabilmesi pek mümkün görünmemektedir. Yaptığım alıntıdan çıkan anlama bakacak olursak, sanki tüm ülkelerin birbirlerine karşı savunabilecekleri bir takım kozları varmış da, birbirlerini frenleyebilirlermiş gibi bir anlam çıkmaktadır. Halbuki durum böyle değildir. Korunmayan ülkelerin dışa açık sanayileri bir süre sonra devasa boyuttaki ÇUŞ’ların rekabeti karşısında piyasadan silinebilir. Nitekim Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerin sanayileri daha emekleme aşamasında olan sanayilerdir. Daha işin başındaki bir sanayinin, korumacı duvarlar olmadan, rekabete açılması sonucu rekabet edebileceğini düşünmek mantıksızdır. Olsa olsa bu sanayiler diğer büyük rakiplerinin eline alım-satım ya da özelleştirme yoluyla geçecek ya da iflas edecektir. Söz gelimi ABD’ye karşı yaptırım uygulandığından bahsedilmiş. Temel sorun bu yaptırımları yapabilenler arasında azgelişmiş ülkelerin de olup olmadığıdır. Belirli bir süre korunan endüstri, ancak gelecekte rekabetçi bir nitelik kazanabilecektir.
Koruma duvarları olmadan sanayileşebilmiş tek ülke ise İngilteredir. Sanayi devrimini ilk gerçekleştiren ülke olması nedeniyle bir çok üründe karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olmasından dolayı korumacı duvarlara gerek duymamıştır. Ancak daha sonra sanayileşen ülke sayısının artması ve Almanya, Fransa gibi rakiplerin uluslararası ticarete dahil olmaları nedeniyle İngiltere de 1910′lardan itibaren korumacılığa yönelmek zorunda kalmıştır. Ülkemizde ise tam tersi bir mantıkla hareket edilmektedir. Söz gelimi Gümrük Birliği’ne AB’ye üye olmadan taraf olmuş olan tek ülke olmamız bir yana, bu anlaşmanın sadece sanayi ürünlerine etkili olması Türk sanayisinin gelişmesini engellemektedir. Türkiye ile AB arasında tam bir birlik değil, belli ürünlerde kısmi bir bütünleşme vardır. Çoğu kalemde tek taraflı olarak korumacılıktan vazgeçilmiştir.
İşte küreselleşme dediğimiz olgu, tam da böyle bir ortamda finansman sermayesinin maksimum kar elde etme isteğine ve çoğu zaman spekülatif amaçlı hareketliliğine bağlı olarak dünyanın bütünleşmiş bir ekonomik ünite olması anlamında kullanılır. Artık finansman oyunları ile para kazanmak giderek kabul edilen bir davranış haline gelmiştir. Özellikle 1980′lerden sonra üretim ekonomisinden, finansman ekonomisine doğru tüm dünyada bir(zorlayıcı) kayış olduğu söylenebilir.
5) Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi Çözüm Olabilir Mi?
Karşılaştırmalı Üstünlükler yaklaşımı serbest ticaret mantığına dayanmaktadır. Tam rekabet bu yaklaşımın olmazsa olmaz en önemli ayaklarındandır. Çalışmanın temel mantığında ise tam manasıyla serbestleştirilmiş ticaret anlayışı yoktur.
”Karşılaştırmalı Üstünlükler Kuramı’na göre, ticaret; rekabet ve ihtisaslaşmaya neden olduğundan, verimlilik teşvik edilmekte ve artmaktadır. İhtisaslaşma, ülkeleri en etkin oldukları malı üretmeye yönelttiğinden, o malda üstünlük sağlanmakta, karşılığında ise diğer mallar alınmaktadır.”
Karşılaştırmalı Üstünlükler Kuramı’nın öngördüğü tam rekabet varsayımı, henüz emekleme aşamasındaki bir sanayiye zarar verir ve daha tam gelişemeden yok olmasına sebebiyet verir. O yüzden Ricardo’nun(Kimisine göre temelini Adam Smith’den almaktadır) bu yaklaşımı sadece sanayileşme sürecini tamamlamış, belli bir güç ve oranda orta sınıfını oluşturabilmiş toplumlar için geçerlidir. Bu bakımdan bu yaklaşımı Türkiye için savunabilmenin pek imkanı yoktur. Söz gelimi ülkemiz sanayi yapısal olarak montaj hattı prensibine dayalı, taşeron üretim tesisleriyle yan sanayi ürünleri ile tarımdan elde edilen ürünlerin işlenmesine dayalı bir sistem üzerine dönmektedir. Ülkenin sahip olduğu temel ekonomik görüntü bu iken, teorinin savunduğu; ‘her ülke avantajlı olduğu ürünlerde uzmanlaşsın’, yaklaşımı Türk sanayisinin asla gelişememesi anlamına gelir. Bu teorinin bize fısıldadığı yoldan gidersek; Almanya, Japonya ve ABD gibi ülkelerin üstün oldukları sanayi ürünlerine tüketici olarak mahkum olurken, bizim de uzmanı olduğumuz mamül ve yarı mamül ürünleri, kendilerine bir kader(!) olarak, satmaya devam etmemiz gerekir. Halbuki WTO serbest ticaretin uzun vadede bütün ülkelere faydası olacağını söylemektedir. Bunun mümkün olmadığı neo-liberal politikalardan sonra daha da anlaşıldı. Zengin daha zengin, fakir daha fakir oldu. Ancak bu teorinin 1. dünyanın, Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupadaki ülkeleri ile ‘Asya’nın Kaplanları’ arasındaki ekonomik ilişkilerde, ancak konunun taraflarına faydası olacağını söyleyebiliriz. Bu bakımdan ülkemizin öncelikle kendi içinde kamu ve özel sektör sanayisini korumaya, sübvanse etmeye devam etmesi yerinde bir yaklaşım olacaktır. Zamanla güçlenip, kendi pazarını bulan sanayiler daha sonra rekabet edebilecek hale gelecektir. Böyle olmazsa ÇUŞ’ların acımasız rekabeti karşısında çöken firmalar ve o tesislerde çalışmaktan geçimini sağlayan toplumun bireylerinin sefalete düşmemesi imkansızdır. En nihayetinde ‘para’ olmadan demokrasinin uygulanıp, genelleştirilebilmesi mümkün değildir.
6)Yabancı Finans Yatırımlarının Yönlendirici Etkileri ve Sosyo-Ekonomik Enkaz
Günümüz dünyası artık küreselleşme denen ekonomik değerler sisteminin kontrolünde yaşıyor. Küreselleşme her ne kadar toplumsal kimlikleri ve kültürel kodları tek düze hale getiremese de, dünyanın pek çok yerinde ekonomik çalkantılara sebep olmaktadır. Yaşanan ekonomik sıkıntılar, hem makro manada devletin daha iyi hizmet sunmasını, hem de mikro manada bireylerin siyasete katılımcılığını etkilemektedir. ”Sosyo-ekonomik statü ve eğitim düzeyi ile katılma arasında genellikle doğru orantı vardır. İnsanın eğitim düzeyi yükseldikçe siyasal faaliyetlere daha çok katılacağı varsayılmaktadır.”
Özellikle sermaye yatırımı yerine finans yatırımları sonuçları itibariyle birbirlerinden farklılık ifade etmektedirler. Ülkemiz 1980′lerde yoğun bir dış finans hücumuna uğradı. Özellikle yüksek faiz düşük kur uygulaması, elle tutulur bir yatırımda bulunmayan, sadece spekülatif hareket eden finans sermayesinin iştahını kabarttı. Piyasayı istila eden yabancı ithal mallar yerli üreticiyi ve KOBİ’leri çökertti. Ortada sadece ekonomi rakamları ile ifade edilebilecek bir durum yoktu. Yeni sistemin bir çok sosyolojik sonuçları oldu. Kır-Kent ayrımı iyice çetrefilleşti. İş bulmak ümidiyle kentlere göç eden insanlar yeni yeni sosyal yaralara sebep oldular.
Görüldüğü üzere serbestiyetçi ekonomi anlayışı her halükarda devlete zarar verdi, veriyor. Görünürde birtakım kazananlar mevcut, ancak kazançları sosyal refah getirmekten uzak. Sorun ise şudur; serbest koşullarda ekonomik açıdan zayıf ülkeler, kendi ekonomik dengelerini düşük istihdam ve gelir düzeyinde sağlarlar. Aynı durum yerel bazda bireyler ve firmalar arasında da vardır. Bu bakımdan serbest çalışan firmaların rekabette tutunabilmek için çalışanlarına düşük ücret verdiklerini ve artan verimlilik beklentilerine karşılık istihdam ettikleri çalışan gücünü azaltma eğiliminde olduklarını söyleyebiliriz. Yeni moda serbestiyetçilik, ekonomik küreselleşme olarak adlandırılıyor. Bu akım için gelişmiş ülkelerin çok yoğun bir propagandası oldu. Sınırlar kalkmalı ve paranın önünde engel olmamalıydı. Bu yeni düzen dünyayı tek bir pazar haline getiriyordu. Dünya piyasalarında finansal enstrümanlar; borsalar, hisse senetleri, swap(takaslama), hedge fonları vb. Süratle hayata geçti. Dünya ekonomisinde üretim ve sermaye yatırımına verilen önem, yerini gittikçe finansal oyunlara bıraktı; dünya’ya Wall Street yön vermeye başlamıştı diyebiliriz.. ”Geçmişte hükümetlerin, yurtiçi endüstriyi korumak ve ihracatçıları desteklemek için ticaret politikası; genel ekonomik faaliyet seviyesini etkilemek için maliye(vergileme ve harcama) politikası; genel ekonomik faaliyet seviyesini etkilem ek ve/veya tüketim ve tasarruf/yatırım arasındaki teşvik yapısını değiştirmek için (özellikle faiz politikası) para politikası; yurt içi endüstriyi istenilen doğrultuda teşvik etmek amacıyla sanayi politikası; gibi geniş hedeflere ulaşabilme araçları bulunmaktaydı. Ancak hükümetler, GATT altındaki çok taraflı anlaşmalar nedeniyle ticaret politikasında giderek sınırlandılar. Hızlanıp yoğunlaşan teknolojik ve endüst riyel değişim ile genel ‘laissez-faire’ felsefesinin egemenliği altındaki dünyada mücadele eden endüstrilere yönelik desteğin maliyetlerinin artmasıyla sanayi politikalarında zayıf düştüler.”
Artık devletler bu aparatlardan hiçbirine sahip değil, yeni Uluslararası baskı da zaten sahip olunabilmesi yönündeki iradeleri törpülüyor. Devletin tüm bu teknik müdahale uzuvlarını kaybetmesi toplumda geniş bir ekonomik bunalım meydana getirdi. Öyle ki 1980 sonrası yaşanan krizlerin sayısı, öncesindeki krizlerin sayısının çok çok üstündedir. Bunun nedeni; elle tutulur, gözle görülür sermaye yatırımlarının yarattığı güvenin ortadan kalkarak, finans yatırım araçlarının güvensiz yapısının piyasaları sarmasıdır. Şüphesiz sermayedarlar da bu yeni yatırım aparatını daha çok sevdiler. Nihayetinde masraf ve fazla bürokrasi gerektirmiyorlardı. Ancak bu yatırım tarzı girdiği ülkeden, bir o kadar hızlı biçimde çıkabildiği için sosyo-ekonomik dengeleri iyice bozdu.
7) Türkiye Dünya Ekonomisinin Neresinde?
Türkiye’nin dünya’nın ekonomik bağlamda neresinde olduğunu anlayabilmek için kişi başı düşen gelirden, ekonomisinin yapısına kadar farklı pek çok ölçütü dikkate almak gerekir. Genel manada yapılan bir ayrıma göre Türkiye içinde bulunduğu ‘durum’ itibariyle geri kalmış, ama fiiliyatta geri kalmışlığın kabuğunu kırmaya çalışan gelişmekte olan bir ülkedir.
Türkiye 1980′lerden sonra pazar ekonomisine, koruma duvarlarını yavaş yavaş kaldırarak, eklemlenmeye çalıştı. Ancak Türk ekonomisinin pazar ekonomisi modeline tam uyum sağlayamayan yönlerinden biri ‘rekabet’ konusuydu. Türkiye yasal olarak etkin bir rekabet yasasına sahip olmakla beraber, bu yasayı uygulatmada bir takım problemlerle karşılaşmaktadır. Rekabet kurumları önemli olmakla beraber yoğun rekabet ortamı da zararlı olabilir. ”Azgelişmiş ülkeler kalkındıkça rekabet düzenlemelerine ihtiyaç duymaktadır.” Türkiye daha tam manasıyla kalkınma sürecini tamamlamadığı için yoğun rekabet ortamı, ekonominin çarklarını döndüren, işletmelere zarar verebilir. Ancak yasanın tam manasıyla uygulanmaması da ticaret ortamını yıkıcı ve diğer rakip firmaları piyasadan silmeye yönelik niteliklere doğru sürükleyebilir.
Genel manada baktığımızda Türkiye’de cumhuriyetin kurulmasından bu yana üç farklı ekonomik dönem geçirdiğimizi söyleyebiliriz. Bu dönemleri iyi kavramak, Türkiye’nin şu anki konjonktürde nerede olduğunu anlamak için iyi birer ipucudurlar. Bu dönemleri şöyle sıralayabiliriz:
”1923-1953 dönemi: tarım ve ticaret sermayesi birikimine dayalı gelişme,
1954-1980 dönemi: ithal ikameci sanayileşme politikaları altında sanayi sermayesi birikimine dayalı gelişme,
1980’den günümüze: dışa açık koşullarda tekelleşme.”
özellikle 1954-1980 arası dönem Türkiye’nin önemli kalkınma hamleleri gerçekleştirdiği bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Dönemin politikacıları sıfırdan, milli imkanlarla sanayileşmek için çok geç kalındığını görebildiklerinden dolayı, ithal ikameci politikalarla, sanayileşme sürecindeki ülke eksikliklerini kapatma yoluna gitmişlerdir. Türkiye’de bir çok İDT ve KİK’in yapılanması bu döneme rastlar, halktan toplanan vergilerle yapılan bu teşekküllerin toplam yekünü aşağı yukarı 100 milyar $’dır. 1980 sonrası olan son evrede ise, büyük paralarla yapılan bu yatırımların elden çıkartılmaya başlandığı dönemdir. ‘Dışa açık koşullarda tekelleşme’ ile kastedilen, henüz rekabet gücünden yoksun bu ulusal yatırımların uluslararası rekabete dayanamayarak, güçlü firmaların eline geçişini anlatmaktadır.
Hal böyleyken, bir takım özel ekonomik güçler daha da güçlenirken, bazı kesimler daha da fakirleşmiştir. Şu anki durumda dünya ekonomisini yönlendiren 5 süper güce karşılık(ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya) bir takım yükselen yıldızlar(Çin, Hindistan, Brezilya, Meksika) vardır. Ancak dünyanın geri kalan diğer ekonomileri(burada kişi başına düşen geliri söz konusu yapmıyoruz. Ülkelere makro değerleri ile yaklaşıyoruz) geri kalmış ve gelişmeye çalışan ülkelerdir. Bu ülkeler genelde bu 5 ülke ile yükselen yıldızların, özelde ise 5 ülkenin ekonomik hegemonyası altındadır diyebiliriz.
Markalaşma yönünden Türkiye son derece geride, ürünler daha çok yan sanayi, imalat, tarım ve tekstil üzerine yoğunlaşmış. Yani gelişmiş ülkelerin ara malı tedarikçisi durumuna gelmişiz. Sahip olduğumuz yüksek faiz uygulamaları ile adeta yabancı finans kaynaklarının şöyle bir girip, az zamanda yüksek kar ile tekrar çıktığı bir vurgun ülkesi haline getirilmişiz.
*Bu yazı, ‘kısmen’ Erol Göka’nın fikirleri’nden ve kitaplarından faydalanarak vücuda getirilmiştir.
Daha fazla oku